Ulysses buluşması

Konuşma ve lansman

Konuşmacılar: Armağan Ekici & Mehmet Nemutlu

18 Aralık 2012, 18:00
Yer: Kuadrum

Armağan Ekici’nin konuşma notlarından:

Ulysses’in hepimizin bildiği bir “zor okunan roman” olma ünü var. Bu ünün haklı sebepleri var. Joyce, okurundan gerçekten de başka pek çok romana göre çok daha büyük bir sabır talep ediyor. Bugün bu odadaki herkesin bildiği, ezbere söyleyebileceği noktalar bile –örneğin, olayın Dublin’de geçtiği, herşeyin aynı günde cereyan ettiği, o günün de 16 Haziran 1904 olduğu gibi noktalar bile– romanı ilk kez okuyanlar için çok açık değildi. Romanı ilk okuyanlardan Virginia Woolf, günlüğüne “herşey galiba aynı günde geçiyor” yazmıştı. 16 Haziran 1904 tarihi de ancak kitabın 10. bölümünde açıkça veriliyor.

Joyce’un seçtiği anlatım biçimi, klasik romanlardan, “Soğuk ve karlı bir kış günüydü. Markiz terliklerini bulamadığı için yine çok sinirliydi…” diye başlayan, bir başı, sonu ve ortası olan romanlardan çok farklı. Joyce bizi olayın orta yerine atıveriyor; karakterlerini gün boyunca takip ederken yaşadıkları ve kafalarından geçenler ile ilgili sayısız ayrıntıyı tasvir ediyor. Allahtan konuşma çizgisi kullanmış, böylece en azından birisi yüksek sesle konuştuğu zaman bunu anlayabiliyoruz; ama bunun dışında, anlatıcının sesiyle karakterlerin iç sesleri arasında okuyucuyu uyarmadan geçişler yapıyor; bu nedenle, her cümlenin kimin kafasından geçtiğini tahmin etmemiz gerekiyor. Aynı şekilde âniden “gerçek”ten “halüsinasyon”a, “hikâye”den “parodi”ye, bir zihinden diğerine, bir üsluptan diğerine geçiveriyor. Ancak kitabı bitirdiğimizde, bağlantıları kurduğumuzda tüm parçalar yerine oturmaya başlıyor. Attar’da yolculuğun sonundaki 30 kuşun meğer Simurg’un kendileri olduğunu farketmesi gibi, biz de yolcuğun sonuna vardığımızda şunu görüyoruz: Meğer tüm bu ayrıntılar ve karmaşa hikâyenin kendisiymiş; “hiçbirşey anlatmıyor” gibi görünen bu kitapta, Joyce üç karakterin tüm hayat öykülerini büyük bir ayrıntı tutarlılığıyla bize anlatırken insanlık halinin de bir fotoğrafını çekmiş.

Joyce’un “profesörleri yüzlerce yıl meşgul edeceğim” ve “Dublin yokolursa bu kitabı kullanarak tekrar inşa edilebilsin” diyerek kitaba yüklediği binlerce felsefi, tarihî, edebî gönderme, Dublin’le ilgili yerel ayrıntı da bu işin zorluğunu katmerli bir hale getiriyor.

Peki, artık herşeyin, kısa sürede kitlesel olarak üretilip, kısa sürede kitlesel olarak tüketileninin makbul olduğu bu ahir zamanda, bizden böylesine sabır talep eden bir kitabı niye okuyalım? Faulkner bir söyleşisinde güzel bir söz söylemiş: “Ulysses’e ümmi bir Baptist vaizin Kitab-ı Mukaddes’e yaklaştığı gibi yaklaşmalısınız”, demiş, “imanla”. İmanla, çünkü, Ulysses ilk başta göstermese de, kitaba sabırla yaklaşan, bir geviş getirme üslubuyla tekrar tekrar dönen, bağlantıları kuran okuru ödüllendiren, kendini haklı çıkaran bir kitap.

Ben bugün, burada, Ulysses’i neden okumalıyız sorusuna benim gözümde en çok önem taşıyan beş cevabı vereceğim:

İlk olarak, Ulysses’i hayat aşkına okumalıyız. Ulysses’de herşeyiyle tüm bir hayat var. Doğumuyla, ölümüyle, mutluluğuyla, umutsuzluğuyla, sefaletiyle, yemesi-içmesiyle, osurması-def-i hacet eylemesiyle tüm bir hayat. 22 yaşında, zihni kitapla, ilahiyatla, felsefeyle ve müzikle dolu bir gencin, 38 yaşında bir reklamcının, 34 yaşında bir sopranonun tüm zihinlerinin yanında, yan karakterlerin arasında genç bir kızın, babasını o gün kaybetmiş oğlan çocuğunun, müşfik ve tarih meraklısı papazın zihninden geçenler de var. Ulysses’i bir kere okuyunca, hayatta başınıza gelen, aklınızdan geçen pek çok şeyin bu kitapta da olduğunu göreceksiniz, kendinizi “bunu Bloom da düşünmüştü”, “Stephen de aynı bunu yapmıştı” derken yakalayacaksınız.

İkinci olarak, Ulysses’i edebiyat aşkına, büyük bir dil ustasının marifetlerinin tadını çıkarmak için okumalıyız. Joyce, kelimelerle herşeyi yapabilen bir yazar. Dilin her halini kullanıyor. İngilizcenin her dönemi, her jargonu, her türlü dinî, siyasi, tarihî retorik Joyce’un ince alayından payını alarak 750 sayfa boyunca geçit resmine çıkıyor. Üstelik bunu büyük bir müzikaliteyle, dilin ritmlerine, seslerine, yan anlamlarına karşı çok dikkatli bir tutumla yapıyor. Bu girift, usta işi yapı yüzlerce sayfa arasından birbirine göz kırpan ayrıntılarla dolu, hangi ayrıntıyı merak edip kurcalasanız sizi gülümsetecek bir inceliğe varıyorsunuz.

Üçüncü olarak, Ulysses’i mizah aşkına okumalıyız. Ulysses’in “büyük ve zor kitap” ünü, “vaay, Ulysses” dedirten hâlesi yüzünden Ulysses’in müthiş bir ciddiyet kumkuması olduğunu düşünen çok kişi var. Joyce ise “keşke bir hayır sahibi de ne biçim matrak olduğunu söyleseydi” ve “insanlar bu kitaptan ahlak dersleri çıkaracak diye korkuyorum, oysa içinde tek bir ciddi satır bile yok” dermiş. Ulysses’de her türlü şaka, kelime oyunu, ironi, kinaye, belden aşağı espri var. Karakterlerin çoğu durmadan şaka yapıyorlar, ama en önemlisi Joyce’un dünyaya sempatiyle bakan ironisi. Jacques Tati’nin filmlerini andıran bir bakış açısıyla, olaylara bir adım geriden bakarak dünyanın saçmalığı içinde insanlık halini şefkatli bir gülümsemeyle tasvir ediyor ve bunu yaparken büyük iddiaların, kahramanlık hikâyelerinin altını oyuyor, bizi kendimizi fazla ciddiye almamaya, çelebiliğe, kalenderliğe davet ediyor.

Dördüncü olarak, Ulysses’i müzik aşkına okumalıyız. Ulysses müzik dolu bir kitap. Kitap boyunca bazı şarkılar karakterlerin aklından hiç çıkmıyor. Üç karakter de enstrüman çalıyorlar, Molly profesyonel bir soprano, Stephen’ın güzel tenor sesi var. Bloom Stephen’ı de profesyonel müzisyen yapma hayalleri kurarak Stephen’ın kafasını ütülüyor. Stephen’ın babasının şarkıcılığı da meşhur. Sirenler bölümünde Stephen’ın babası ve arkadaşları oturup piyanonun başında uzun uzun şarkı söylüyorlar. Bir adım ötede, Joyce’un dilinin müziği de var. Mehmet Nemutlu’ya haddim olmayarak bir pas atarak bu konuyu kapatayım: Kitabın tamamında bir sonat formu görenler bile var; ilk üç bölümde Stephen temasının, sonraki onbir bölümde Bloom temasının sunulmasını sonat biçiminin “sunum” bölümüne benzetiyorlar. Kitabın ağırlık merkezi olan, tiyatro formundaki Kirke bölümünde, Stephen ve Bloom karşılaşıyorlar ve sonat biçiminin “gelişme” bölümüne paralel olarak, bu iki ana tema tüm yan motifleriyle birlikte içiçe geçirilerek işleniyor. Bu doruk noktasından sonra Stephen ve Bloom’un yorgun argın eve dönmelerini zorlarsak sonat biçiminin “tekrar sunum” bölümüne, ve nihayet erkeklerin dünyasından çıkıp Molly’nin zihnine girdiğimiz kapanış bölümünü de sonat biçiminin “coda” bölümüne benzetebiliriz.

Gelelim beşinci nedene. Bizim “Kızılca Kıyamet Alameti” Ulysses basımının kapağına bakın. James Joyce ve Ulysses kelimelerinden başka tek bir harf daha göreceksiniz: Norgunk’un n’si. Beşinci neden de işte bu: Ulysses’i Oğuz Atay aşkına, Oğuz Atay’ı sevdiğimiz için, onun kitaplarını daha iyi anlamak, kurduğu yapıları nasıl kurduğunu görmek için okumalıyız. Çok kısa ömründe Türkçenin en etkili, en sevdiğimiz kitaplarından bazılarını yazmış, bir öyküsündeki bir kelimenin etrafında işte şurada, ölümünün 35. yıldönümünün hemen ardından hepimizi toplayabilmiş Oğuz Atay da Ulysses’den çok etkilenmiş, Ulysses’in ve Nabokov’un sunduğu teknik özellikleri alarak kurduğu iskeleti, eşsiz mizahı ve “Türkiye’nin ruhuyla” donatarak ilk romanını yazmıştı. Ben, Ulysses’in üslup parodilerini, noktasız-virgülsüz bölümü, halüsinatif tiyatroyu, Hamlet ve Kitab-ı Mukaddes göndermelerini ilk Tutunamayanlar’da okudum ve sevdim. Yıllar sonra Joyce’u da “Norgunk” diye selamladığımız, aynı etki hattı üzerinde yer alan ve dünyayı edebiyat yoluyla daha iyi anlamamıza büyük katkısı olmuş bu isimleri bu kitabın kapağında buluşturduğumuz için sevinçliyim.

 

>  Armağan Ekici ile söyleşi / İlksen Mavituna, Açık Radyo, 18 Aralık 2012