Yayıncılığın efsane ismi
FATİH BALKIŞ

50’lerde başlayan Fransız Yeni Roman’ının geleceğini henüz yirmi beş yaşında olan ve Minuit Yayınları’nın başında bulunan Jérôme Lindon değiştirdi. Lindon, bütün bu büyük yazarları Minuit’nin çatısı altında toplayıp, öldüğü yıl olan 1991’e kadar nitelikli yayıncılığın dünya çapındaki örneklerinden birini verdi.

1950’lerde Samuel Beckett, Marguerite Duras, Alan Robbe-Grillet, Claude Simon ve Michel Butor gibi yazarların ortak bir yazgıları vardı. Hepsi Fransız edebiyatının avangard açılımının temsilcisi durumundaydı ve yazdıklarını kabullenecek cesur yayımcılar arıyorlardı. Sözgelimi Beckett, tanınan bir yazar olmasına rağmen, ilk romanı Molloy’u uzun süre yayımlatamamış, Paris’te bulunan birçok büyük yayınevinden ret almıştı. 50’lerde başlayan Fransız Yeni Roman’ının geleceği henüz yirmi beş yaşında olan ve Miniut Yayınları’nın başında bulunan Jérôme Lindon tarafından değiştirilecekti. Lindon, bütün bu büyük yazarları Minuit’nin çatısı altında toplayıp, öldüğü yıl olan 1991’e kadar nitelikli yayıncılığın dünya çapındaki örneklerinden birini verecekti. Fransız yazar Jean Echenoz’un Lindon’la olan tanışmasını, onunla kurduğu ilişkiyi ve yaşamından kimi ayrıntıları anlattığı, açıksözlü yapıtı Jérôme Lindon, sıra dışı bir yaşam sürmüş ve prensiplerinden asla ödün vermemiş başarılı bir yayıncının portresini çiziyor bize.

Jean Echenoz günümüz Fransız yazınının en yetenekli yazarlarından biri. Romanlarında Fransızlar’a özgü bir alaycılıkla, bu alaycılığın Gargantua’ya dayandığını düşünüyorum, bize minör bir edebiyatın nasıl gerçekleştiğini gösterdi şimdiye dek. Ünlü aktrislerin roman kahramanlarına dönüştüğü, ölülerin son bir şans verilerek yaşama geri döndüğü ya da Ravel gibi bir bestecinin saplantılı yaşamını büyük bir canlılıkla anlatmayı başarmıştı, Echenoz. En önemli romanı saydığım Ben Gidiyorum ise, Felix Ferer adında bir galericinin ‘terk etmeler’ üzerine kurduğu yaşam tavrını öylesine betimliyordu ki, bir erkeğin dünyasına girmenin ve onu anlamanın ipuçlarını dolaysızca keşfedebiliyordu okur. Bu yüzden Ben Gidiyorum’u son on yıl içinde yayımlanan en önemli romanlardan biri olarak gösterebilirim.

Jérôme Lindon, henüz otuz birinde, ilk romanını yazmış ve birçok yayın evinden ret almış olan Jean Echenoz’nun çizdiği umutsuz bir Paris gününde başlıyor. Parasız pulsuz Echenoz, bir taraftan iş ararken bir taraftan da umutsuzca yayın evlerinin kapısını aşındırıyor. Ama durum tamamen ümitsiz görünüyor. Romanının yirmi kopyası yayınevlerince yutulmuşken eve gelen bir telefon her şeyi değiştiriyor. Jérôme Lindon bizzat arıyor ve romanla ilgilenirmiş gibi görünüyor.

Gelecekte çok ünlü olacak ve özellikle Fransa’da Gouncourt dahil bütün önemli edebiyat ödüllerini alacak olan Jean Echenoz’la, efsanevi yayıncı Jérôme Lindon’un tanışma hikâyesi böyle başlıyor.

İlk karşılaşma Lindon’un yanlış bir çıkarsamasına dayanıyor. Echenoz’nun tarzını Robbe-Grillet’ye benzetiyor. Oysa doğru değil bu. On beş yıl önce okunmuş Silgiler’i dışında hiçbir ilgisi yok Robbe-Grillet’nin. Ama belli etmiyor. Ardından dostluğa dönüşen uzun ilişkileri geliyor. Jérôme her sabah arıyor, hem de dokuzdan önce. Sonra yürüyüşler yapılıyor, yemekler yeniyor, virgüller üzerine tartışılıyor, en çok da roman isimleri üzerine ‘meditasyonlar’ yapılıyor. Echenoz için Lindon’la olmak, hatta biraz aşırı bir yorumla, onun elinde olmak harika bir şey. Sonra satışlar, başarılar, artan telif oranları. Ama mutlak çekinilmesi gereken prensipler de var. Asla dergilerde yazmamalı, asla sinema için çalışmamalı, asla derlemelerde ve ortak işlerde yer almamalı. Lindon yazarı bütünüyle bağımsız kılmak istiyor. Otuz bir yıl boyunca Echenoz’un sadık kalacağı prensipler bunlar.. Bu küçük başyapıt Lindon’un ölümünden hemen sonra kaleme alınmış. Dolayısıyla satırlardaki içtenlik yayıncı-yazar ilişkisinin çok ötesinden geliyor.

Son olarak sözü edilmesi gereken iki şey var kitap hakkında. Birincisi biz okurlar, edebiyat meraklıları ve hatta elinde dosyası bulunan ve hayal kırıklığı yaşayan pek çok yazar adayına bir anlamda güç verecek bir yapıt bu. Bir yandan yayımlatmanın zorluğu üzerine kafamızdaki sorulara yanıt buluyoruz, diğer yandan tam olarak nasıl bir dünyaları olduğunu kestiremediğimiz yayıncıların, zayıflıklarına, öngörülerine, beklentilerine tanıklık ediyoruz. Diğeri ise kitabın yayımcısı Norgunk Yayıncılık’ın kuruluş hikâyesi. Kitabın iç yüzüne düştükleri notta şöyle diyorlar:

“Hikâye Paris’te, küçük bir otel odasında başlıyor, tarih 18 Mart 2001. Televizyonda Jérôme Lindon ve Minuit Yayınları üzerine bir belgesel izliyoruz. Minuit II. Dünya Savaşı sırasında yeraltında kurulmuş, Lindon, Beckett’in, Deleuze’ün yayıncısı, çok etkileniyoruz. Bir yıl sonra 9 Mart 2002’de Norgunk Yayıncılık kuruluyor: n üzeri siyah kare.”

Başta yayıncılarımız olmak üzere, bütün edebiyat severlerin mutlaka edinmeleri gereken bir kitap.

Kitaptan:

“Birlikte yemek yediğimizde, çoğunlukla edebiyattan konuşuyoruz, her zaman aynı lokantada, her gün gittiği Sybarite’te. Yalnızca su içiyor. Ya siz? diyor bana. Aslına bakarsanız, diyorum, ben biraz şarap alabilirim. Tamam, diyor garsona, o zaman bana bir Badoit, ona da bir kadeh şarap. Sybarite’te her seferinde bir şeyler öğreniyorum: Robbe-Grillet hakkında, Claude Simon hakkında, Lindon’la buluşmaya gelmeden önce her zaman küçük bir kağıda ele almak istediği konuların listesini yapan Pinget hakkında, Lindon’un metroda, La Motte-Picquet-Grenelle istasyonunda, Molloy’u ilk defa okuduğu sırada kahkahayı basınca, ciltlenmiş olduğundan her yere saçılabilecek olan sayfaları neredeyse elinden düşüreceği o an hakkında -bu hikâyeyi sık sık duyacaktım, hepimiz sıklıkla duyacaktık.”

“1983 baharında bir gün, bu romanı bitiriyorum. Tıpkı dört-beş yıl önce olduğu gibi metni Minuit Yayınları’nın sekreterliğine mümkün olduğunca sessiz bir şekilde bırakıyorum. Maalesef birinci kattaki hanım beni unutmamış. Bay Lindon’un yanına çıksanıza, diyor, sizi görmekten memnun olur, Robbe-Grillet ile birlikte. İtiraz etmeme rağmen ısrar ediyor, yukarı çıkıyorum. Robbe-Grillet samimi bir şekilde: Demek, diyor, yeni bir roman getirdiniz. Müthiş, özlemiştik sizi. Lindon aksine buz gibi: Randevu almadan gelmekle biraz ileri gitmişsiniz. Elimden geldiğince itiraz ediyorum, ama o beni dinlemiyor ve romanımı iki parmağıyla tutup, biz size yazarız diyen bakışını fırlatarak, masasının bir köşesine atıyor.”

“Medicis Ödülü töreni dönüşünce 28 Kasım 1983’te Samuel Beckett ile tanışıyorum. Aramızda bir konuşma geçmiyor, el sıkışıp, birbirimize merhaba diyoruz, ben zaten başka tek kelime edecek halde değilim, ama nerden baksanız, Samuel Beckett’le tanışmışım. Onun karşısında gösterdiğim büyük heyecan korkunç bir yanlış anlaşılmaya mahal vermiş; Lindon’un birkaç gün sonra bana söylediğine göre, Beckett beni öyle serseme çevirenin ödül olduğunu sanmış. Hatta benim için, dağılmış bir hali var, demiş. Beckett’e ancak bir kere daha rastlayacaktım, birkaç yıl sonra, yine Bernhard-Palissy Sokağı’nda, ama gidip ona selam vermeye bile cesaret edemeyecektim.”

[Radikal Kitap, 11 Eylül 2009]