Ecce Homo / Friedrich Nietzsche

Ecce Homo, Nietzsche’nin mutlak bir suskunluğa gömülmeden hemen önce kaleme aldığı otobiyografik bir metin, felsefi düşüncesinin bir seyrüseferi. Neredeyse bir oturuşta yazıyor metni Nietzsche (15 Ekim – 4 Kasım 1888), büyük bir neşeyle, şarkı ve dans formunda adeta. Zihnin öte yakasına geçmeden önce kitaplarıyla son bir kez buluşmak istiyor belli ki, tek tek çağırıyor onları, yaşama evet deyişin o şen korosu üstinsan’ın türküsünü söylüyor birlikte. Ve şu soruyla kapanıyor kitap: “– Anladınız mı beni? Çarmıhtakine karşı Dionysos.” 

Aklın İşlevi / Alfred North Whitehead 

Aklın İşlevi, son dönemde yeniden rağbet gören süreç felsefesinin öncüsü olan Alfred North Whitehead’in 1929 yılında Princeton Üniversitesi’nde verdiği seminerleri bir araya getiriyor. Bu seminerlerinde Whitehead aklın işlevini yaşam mücadelesinde üç basamaklı bir merdivende yukarı tırmanmak şeklinde tanımlıyor: yaşamak, iyi yaşamak, daha iyi yaşamak. Bu tırmanışın imkânı ise, Whitehead’e göre, Pratik Akıl’dan özenle ayırdığı ve etkili bir şekilde kullanılan Spekülatif Akıl’a dayanıyor. Whitehead bu seminerlerinde hem filozofları hem bilim insanlarını yöntemlerine fazla güvenmemeleri konusunda uyarıyor, zira “insanlığın başına gelen en büyük felaketlerden bazıları iyi bir yöntembilime sahip olanların dar kafalılığından kaynaklanmıştır”.

Aç Yazı / Aç yazı dergisi / Sayı 10
Kovalıyorlardı bizi kapı önlerinden. Azarlıyor, itiyorlardı. Dövüşürdük kimileyin. Öfkeyle bağırırdık. Ama dayanamazdık, tutunamazdık fazlaca. Gelir, küçük yuvarlak parkta otururduk. Kamunundu parklar. Orda öyle sessizce oturdukça kim kızabilir? Orda öyle sessizce mi oturduk? Evet. Çok çok fısıldaşırdık. Ne yapabiliriz, ne yapmalıyız? Ama bedenimiz fırtınalar içindeydi. Dünyayı siren sesleriyle çığlıklarla dolduruyordu sessizliğimiz. Nedir ki bağıran beş on kişi, asıl sen susana sor. Susana sor, bedeni ne biçim bir sarsıntı, deprem içindedir. Ve ne kıyametler boşaltıyordur havaya, toprağa. – Gülten Akın, Ağıtlar ve Türküler, 1972-1983, Toplu Şiirler II, 4. baskı, Şubat 2018, YKY, İstanbul, s. 164. 

Anlamın Mantığı / Gilles Deleuze 
Artaud ne Carroll’dır ne Alice, Carroll da Artaud değildir, hatta Carroll Alice değildir. […] Artaud edebiyatta mutlak derinlik olmuş ve kendisinin de dediği gibi acı çekmek pahasına yaşamsal bir bedeni ve bu bedenin mucizevi dilini keşfetmiş tek kişidir. Bugün hâlâ bilinmeyen alt-anlamı araştırmıştır o. Ama Carroll yüzeylerin efendisi ya da ölçümcüsü olarak kalır, herkes yüzeyleri o kadar iyi bildiğini sanır ki araştırmaya kalkışmaz bile, oysa bütün anlamın mantığı orada yatıyor. 

Aynanın İçinden ve Alice’in Orada Karşılaştıkları / Lewis Carroll
Alice’in maceraları 150 yılı aşkın bir süredir çeşitli dillerde devam ediyor. İlk kitapta tavşan yuvasına düşünce başına gelmedik kalmayan Alice, Harikalar Diyarı’nın devamı olan Aynanın İçinden’de kendini birden ayna evi’nde satranç tahtasının üzerinde buluverir: beyaz piyon oynar ve on bir hamlede kazanır. 

Alice’in Harikalar Diyarındaki Maceraları / Lewis Carroll 
Tavşan yuvasına düşen bir kız çocuğunun başına gelenler 150 yılı aşkın bir süredir çeşitli dillerde tekrar tekrar okunuyor, üzerine çalışmalar yapılıyor, sanatçıların işlerine ilham kaynağı oluyor. Zamanında küçük bir kızı eğlendirmek için yazılmış bu kitap, sayfalarını çevirdikçe bir mantık problemleri kutusuna dönüşüveriyor. Şaşırtıcı bir matematik görüsünün en saçma soruların arkasında bile nasıl dahice işlediği ortaya çıkıyor böylece. Evet, her soru kıymetlidir Lewis Carroll için ve sorulmalıdır. 

Toplumsal Yasalar / Gabriel Tarde
Sosyolojinin kuruluş yıllarında erken bir sezgiyle mikro-sosyolojiden yana tavır alan Gabriel Tarde, Durkheim’ın herşeyi genel olanla açıklamaya çalışan sosyoloji anlayışına şiddetle karşı çıkmış ama dönemin yaygın eğilimleri nedeniyle Kıta Avrupası’nda uzun süre gölgede kalmıştır. Oysa Chicago Okulu üyeleri Tarde’dan önemli ölçüde yararlanarak ileride “interactionism” yönünde gelişecek çalışmalarını bu temel üzerine oturtmuşlardır. Suç, taklit gibi mefhumlar üzerine özellikle eğilen Tarde toplumsal değişimleri küçük, sıradan insanların toplum içindeki davranışlarının izini sürerek anlama yolunu seçmiştir. 

Foucault / Gilles Deleuze
Deleuze’ün Foucault’nun ölümünden iki yıl sonra yayımladığı bu kitap aslında bir yas çalışması değil, belki de bir düşünürün bir çağdaşı için yazdığı en kapsamlı değerlendirmelerdendir. Bu kitabın en çarpıcı yanlarından biri Foucault’nun felsefesine tam orta yerinden dalması ve ısrarla hep burada kalmasıdır. Bu çalışma, Deleuze’ün diğer tüm çalışmaları gibi, kendi rizomatik ve nomadik yaklaşımını ortaya koyan “ortadan başlamak” düşüncesinin ete kemiğe bürünmüş halidir ve bu anlamda ne bir Foucault’ya giriş ne de Foucault’dan çıkıştır. Foucault’yu açıklamaktan ziyade Foucault’nun felsefesini farklı şekillerde katlayarak neler yapılabileceğini gösterir. […] 

Aç Yazı / Aç yazı dergisi / Sayı 09
Vezüv konuşma – Etna – sus – Biriniz – bin yıl önce – bir hece kaçırdı ağzından ve Pompei bunu duydu ve sonsuza dek sakladı – Bakamaz oldu dünyanın yüzüne o günden beri – Nasıl baksın – Mahcup Pompei! “Nedir istediğiniz” – Sülükleri bilirsiniz değil mi – ve Papatya’nın kolu inceciktir (hatırlayın) – göğün ufkunu hissetmediniz mi hiç – ve deniz – hiç sokulmadı mı yanınıza dansa davet edercesine? - Emily Dickinson, “To recipient unknown”, Letters, Everyman’s Library, 2011, s. 134. Çeviren: Ayberk Erkay.  

Bindirmeler / Carmelo Bene & Gilles Deleuze
Bir tarafta İtalyan tiyatrosunun aykırı ismi Carmelo Bene’nin Shakespeare’i kesip biçerek sahneye taşıdığı III. Richard’ı, diğer tarafta Bene’nin sahneleme tarzını bir tür cerrahlık olarak ele alan Deleuze’ün metni. “O halde tarihi kesip alacak ya da budayacaksınız, çünkü Tarih, İktidarın zamansal işaretleyicisidir. Yapıyı kesip alacaksınız, çünkü bu eşzamanlı işaretleyici, değişmezler arasındaki ilişkilerin bütünüdür. Değişmezleri, sabit ya da sabitlenmiş öğeleri çıkaracaksınız, çünkü majör kullanıma aittirler. Metni kesip alacaksınız, çünkü metin, dilin söz üzerindeki egemenliği gibidir ve yine bir değişmezliğin ya da bir homojenliğin kanıtıdır. Diyaloğu kesip alacaksınız, çünkü diyalog iktidar öğelerini söze aktarır ve dolaşıma girmelerini sağlar.” Bir kral, bir Shakespeare, bir tiyatrocu, bir filozof… birbirinin üzerine binen dekorlar, kostümler, replikler, jestler, kavramlar… 

Hayvan ve İnsan Üzerine İki Ders / Gilbert Simondon
"Yaşam her yerde aynıdır. Bir istiridyede, bir ağaçta, bir hayvanda ya da bir insanda yaşam hep aynı talepleri yineler.” Hayvan ile insanın doğadaki yerleri, işlevleri, birbirleriyle ilişki kurma biçimleri düşünce tarihi boyunca işlenmiş, karşıt tezler ortaya atılmış ve sıkça tartışılmıştır. Gilbert Simondon genel psikoloji başlığı altında “hayvan ve insan üzerine” verdiği derslerde bu meseleleri antik dönemden başlayıp 17. yüzyıla kadar taşıyarak yeniden ele alır ve çizdiği tarihsel tabloda problemin etik ve dinsel yönlerini gözler önüne serer. İlk soru insan ile hayvan arasında bir süreklilik olup olmadığıdır. Aralarındaki temel farklar nelerdir, eğer fark varsa, hangisi daha üstündür? Simondon Hayvan ve İnsan Üzerine İki Ders’te, doğa filozoflarından Sokrates’e, Platon’a, Aristoteles’e, Rönesans düşünürlerine, tabii ki Giordano Bruno’ya, Descartes’a, Bossuet’ye, ve La Fontaine’e kadar uzayan bir düşünce çizgisinin izini sürüyor. Tabii asıl derdi “bireyleşmenin biçimlerini, tarzlarını ve derecelerini incelemek.” 

Spinoza: Pratik Felsefe / Gilles Deleuze
Deleuze’ün Spinoza yorumu, kendisinden sonraki Spinoza okumalarını derinden etkilemiştir. İyilik-kötülük yoktur, iyi ve kötü karşılaşmalar vardır. Ve bunların sonuçları olan sevinçli ya da kederli etkilenişler. Evet, bu kadar yalın, ama yalın olduğu ölçüde dolu ve güçlü bir felsefe. Deleuze’e göre filozofların prensidir Spinoza: “O, son derece gelişmiş, sistematik ve bilgince kurulmuş olağanüstü bir kavramsal aygıtı olan bir filozoftur; ama bununla birlikte en üst düzeyde dolaysız ve hazırlıksız bir karşılaşmanın nesnesidir, öyle ki filozof-olmayan biri ya da her türlü kültürden yoksun biri ondan apansız bir aydınlanma, bir ‘şimşek’, bir parıltı devşirebilir. Spinozacı olunduğunun keşfedilmesi gibidir bu; Spinoza’nın ortasına varılır, sistemin ya da bileşimin içine çekilinir, sürüklenilir. Nietzsche, ‘çok şaşırdım ve sevindim… Spinoza’yı nerdeyse hiç tanımıyordum, eğer şimdi ona gereksinim duymuşsam, içgüdüsel bir edimin sonucudur bu’, diye yazarken, sadece bir filozof olarak konuşmaz, belki de özellikle bir filozof olarak konuşmaz.” 

Quad & Bitik / Samuel Beckett & Gilles Deleuze
Bir karenin dört köşesi, dört eşit kenarı, iki eşit köşegeni ve bir merkezi olduğu akla yatkındır. Ama Beckett’in karakterleri bu kare’nin köşelerinden birbiri peşi sıra girip, her biri kenarlarda, köşegenlerde kendi güzergâhlarını fare adımlarıyla katederek, merkeze geldiklerinde bellerini kıra kıra yürüyüp, ve yine karenin bir köşesinden bir süre sonra geri dönmek üzere çıkıp gittiklerinde, karenin kareliği yorulur, bitkin düşer. Yüzleri seçilmeyen, cinsiyetleri ayırt edilemeyen bu hayaletimsi ‘varlıklar’,  düzlemin bu şaşmaz kesinliğini bitip tükeninceye kadar bitirip tüketeceklerdir. Bütün mesele son adımın hangisi olduğunu, son sözcüğün ne olduğunu bilmektir. Merak Beckett’i öldürür. Bir karenin imgesini kenarlarıyla, köşeleriyle, köşegenleriyle değil, direnciyle, iç gerilimiyle tartarız. “İmge bir nesne değil, bir ‘süreç’tir.” Beckett’in dört televizyon oyununun ardına eklediği metninde Deleuze, imge kurmanın ne demek olduğunu bir kez daha tartışmaya açıyor: “İmgenin enerjisi dağılmaya meyillidir. İmge çabucak biter ve kendini dağıtıp yokeder, çünkü bizzat kendisi bitirme aracıdır. Bütün mümkünü imha etmek üzere ele geçirir. ‘İmge kurdum’ dendiğinde, bu sefer bitmiş demektir, artık mümkün diye bir şey kalmamıştır.” Görmüyor musunuz? Yıldızlı gecenin bir köşesi sallanıyor. 

Sacher-Masoch’un Takdimi / Gilles Deleuze
“Edebiyat neye yarar? Sade ve Masoch’un adları, en azından iki temel sapkınlığı adlandırmak konusunda yararlılık gösterdiler.” Mazohizme ismen kaynaklık eden Leopold von Sacher-Masoch üzerine hazırladığı sunuş niteliğindeki metniyle her iki sapkınlık hakkındaki genel yargıyı ters yüz eden Gilles Deleuze, psikanalizin kestirimci tutumunu ihbar ederken, kendi düşünce çizgisini bu iki ‘lanetli’ yazarın kurduğu farklı edebi dünyaların içinden kaçırarak geçiriyor. “Bize mazohizmde asıl döven kişinin baba olduğu söylendiğinde, şunu da sormalıyız: Öncelikle dövülen kimdir? Baba nerede gizlenmiştir? Öncelikle dövülende gizli değil midir? Mazohist suçluluk duyar, kendini dövdürür ve cezasını çeker; ama hangi suçtan dolayı ve ne için? Onda minyatür hale getirilen, dövülen, alay edilen ve aşağılanan tam olarak baba imgesi değil midir? Cezasını çektiği şey, babayla olan benzerliği, babaya benzemesi değil midir? Mazohizmin formülü aşağılanan baba değil midir? Bu yüzden baba dövenden çok dövülen olacaktır…” Deleuze’ün metnini Sacher-Masoch’un ünlü romanı Kürklü Venüs ve birkaç ek metin izliyor.